Nedir Yani?

Bu blog, bir kader ortaklığıdır. Bu blogun bir ayağı Londra'daysa, diğer ayağı İzmir'dedir. Bu blogun yüreğinin bir yanı İstanbul'da atıyorsa, yüreğinin diğer yanı Kiel'de atıyordur. Bu blog Kibariye'yi benimsediği kadar, Oxford'da da okumuştur. Bu blog "Gamzedeyim Deva Bulamam" şarkısını söylediği kadar, Karşıyaka için Mehter'i de söylemiştir.

Bu bloga adam olmaz da dediler, bu blogu disipline de verdiler ama bu blogu başkan da seçtiler. Bu blogu Hamburg'ta bara almadılar, bu bloga kızlar yüz vermediler, bu bloga İstanbul'da iş vermediler. Bu yüzden bu blog, biraz Çiçek Abbas'tır, biraz Yedi Bela Hüsnü'dür, biraz Şaban Erkök'tür ama en çok Türk Sanat Müziği aşkı ile Şakayla Karışık Sadri Alışık'tır.

Bu blog göçtür, gurbettir, sıladır, spordur, aşktır ve elbet yaşamdır.

26.12.2010

Güzel İzmir Güzel Türkiye: Kendimizi mi Kandırıyoruz?

Hüseyin Çelik İzmir hakkında bazı sözler etti. Bu sözlerin ajanslar tarafından haberleştirilmesini takiben açıklamaların sahibine tepkiler yağdı. Bu tepkilerin çoğunun İzmir güzellemelerinden oluşmasının yetersizliği bir tarafa, o toplantı sırasında Hüseyin Çelik'e verilen tepkinin bilinmezliği de Türkiye'deki tartışma kültürünün vasatlığını gösteriyor. Türkiye'deki tartışmalar genelde şöyle oluyor: Birileri kâh yetkili ve bilgili kâh yetkisiz ve bilgisiz olsun herhangi bir konu hakkında açıklamalarda bulunuyor, hemen ardından bu açıklamaların ilgi çeken yanları haberleştirilip servis ediliyor, anlama kaygısı güdülmeden de bilindik yanıtlar bilindik ölçütler ile dolaşıma sokuluyor ve nihayet dolaşımda popülerleşmiş ve sloganlaşmış sözler de diğer tartışmalarda kullanılan cümleler gibi söz çöplüğüne gönderiliyor. Sonrası ise unutkanlık.

Madem bu sözlerin İzmir arabeski yapılarak verilen yanıtlardan öte bir analizi yapılmadı, madem bu sözlerin sarf edildiği toplantıda verilen yanıtları haberleşmedi ya da o toplantıda yanıt verilmeye cesaret edilemedi ve madem bu sözler yaşamı öğrendiğim İzmir'i incitiyor o halde sözlere gelelim. Hüseyin Çelik'in İzmir üzerine sarf ettiği sözlerinin asıl tepki çeken kısmı şuydu: "Pırıl pırıl nur topu gibi bir çocuk ama burnu akmış kir pas içinde. Yüzünü, gözünü temizlediğiniz zaman güzelliği ortaya çıkar.". Anlaşıldığı gibi Hüseyin Çelik'in zihninde İzmir bu haliyle sümüklü bir çocuk. Çelik'in fikirlerini çirkin sözlerle özetlemesi hoş değil. Fakat İzmir, okulun ince bıyıklı ve takıntılı müdürünün sabah sıralar halinde okula giren öğrenciler arasından azarlamak için çekip aldığı sümüklü bir çocuk ise bu iyiye bile işarettir denebilir. Sümüksüz çocuklar isteyen, tek tipe sıkıştırılmış ve kirlenmesi yasaklanmış çocukları öven bir okul müdürünün sümüklü çocuğu azarlaması, içinden o sümüklü çocuğun temizlenip paklansa ne kadar da diğer uslu ve zengin çocuklara benzeyeceğini geçirmesi sümüklü çocuğun sümüklerinin akmasının çaresi değil. Ancak unutmamak gerekli ki bu azar o çocuğun ne gözlerine işlemiş güzelliğini bozar ne de yakın çevresi tarafından biricikleştirilmesini engeller. Hatta sümüklü çocuk, eğer üstünü başını bilerek pislemediyse, diğer çocuklardan sümük farkıyla büyüktür, olgundur ve hayatı daha iyi bilendir. Ne yazık bu olgunluk ve bilgelik, çok sattığından olacak İzmir konulu köşe yazılarına kadar ulaşamıyor. Sümüklü çocuğun ailesi, sümüklü çocuğun kuytu kalan odasından iyice uzakta yaşadığından olacak verilen yanıtlar çoğunlukla beylik sözlerdi. Azarlama ayyuka çıkınca nağmeli yaygara basmak, sümüklü çocuğu diğer çocuklardan biraz daha yabancılaştırmak da sümüklü çocuğun sümüklerinin akmasının çaresi değil.

Tüm bunların yanında daha dikkat çekici bulduğum nokta Çelik'in açıklamalarındaki "temizleme" kısmıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye'nin dört bir yanında kendi şehirlerini, kendi gençlerini, kendi üniversitelerini ve kendi girişimcilerini yaratmak istiyor. Bu tasarıların hayata geçirilmesi için oluşturulmuş ya da AKP düşüncesine göre yeniden işlev kazandırılmış araçlardan bir tanesi TOKİ'dir, bir başkası yeni YÖK ve ÖSYM'dir, diğerleri de yeniden yapılandırılan Diyanet'tir, yargı kurumlarıdır vesaire. TOKİ, toplu konut ile başlayan şehir düzleme ve düzenleme çalışmalarına, garibana bağlanan zorunlu kredi ve geri ödemelerinden olacak, diğer yapı ve yerleşke inşaları ile devam ediyor. Gözümde her kesime uygun projeler ile site yaşamını özendiren ve "öteki" vatandaşı uzaklaştıran bir kurumdur. "Temizleme" vurgusu, açıklamaların devamında gelen gecekondu sayısı ile bağlanıyor. İzmir'de kentsel dönüşümün tam olarak sağlanamadığı ve TOKİ projelerine rağbet olmadığı söylenmek isteniyor. "Burun akması" diye tabir edilen pisliğin bir kısmı İzmir'in gecekondu mahallelerinde yaşayan vatandaşlar olarak gösteriliyor. Çelik'e göre pisliğin diğer kısmı ise İzmir'de devamlı yargı kararları ile muhatap olan gökdelen projelerinden, yani aslında sayıları artık pek az kalan İzmirli çevrecilerden geliyor. Bu pisliğin(!) içinde irdelemek istediğim nokta, gecekondu tanımı. Gecekondu, iç göçe mecbur kalmış fakir vatandaşın sağlıksız koşullarda inşa ettiği yuvasıdır. Bu yuva, yıllar içinde sömürülen bir oy deposu, kiralanan bir rant kalemi ve ötekileşen bir semt olmuştur. Bu "oluş", sadece gecekonduda oturan vatandaşın hüneri değildir. Beri yandan, İzmir'de gecekondu gibi dikilen binlerce apartman ve otel şehrin tarihi dokusunun canına okurken, İzmir'in gecekondularını TOKİ projelerine ilgi göstermediler diye sümük ilan etmek kadar, bu yanlış tanıma ve yargıya verilen yanıtlarda "Gecekonduları gerçek İzmirliler yapmadı, göçmenler yaptı" demek de o derece saçmalıktır. Zira Kordon evlerini, Körfez manzarasını bırakıp gitmeyen İzmirliler de Kordonboyu'na, Güzelyalı'ya ve Karşıyaka Yalısı'na apartmanları dikiverdiler. Örnek mi? Atatürk'ün evrenselliğini vurgulamak için sıklıkla başvurulan Yunan Bayrağı'nı yerden kaldırtma olayının vuku bulduğu köşkü yıkıp apartman dikenlere bakın. Dahası Kordon'da ayakta kalan tarihi köşklere bakın "Yunan Konsolosluğu", "Alman Konsolosluğu Eski Binası" ve "Atatürk Müzesi". Gerisi ne mi? Apartman ve Orduevi. Şimdi tekrar sormak gerekir: Gecekondu nedir ve kimler tarafından dikilir? Gökdelenlere ve İzmir'de boş kalan temel çukurlarına gelince, benim düşünceme göre bunların varlığı ve eksikliği bir şehrin ekonomik gelişmesinin doğrudan göstergesi olamaz. Şehirde oluşan potansiyelin doğru tasarılar ile kullanılması başka bir şey, oluşan ve oluşacak potansiyele bakmadan hayalet devler yaratmak başka bir şey. Kaldı ki, İzmir'in öncelikli sorunları şehir içi metro, liman ve kuzeydeki sanayi kentlerine olan otoyol bağlantısıdır.

Sonuç olarak Çelik'in sözleri çirkin ve önyargılı. Fakat bu sözlerin bizi içine çektiği tartışma -atışma da denebilir- doğru tartışma değil. Şehirciliğin can çekiştiği bir ülkede, farklı şehir belediyelerinin ve kurumlarının çalışmalarını ve uygulamalarını ekonomik canlılık ve hükümete yakınlık ölçüleri ile değerlendirmek fuzuli bir ayrıştırıcılığa ve ihtiraslı bir yarıştırmacılığa hizmet eder. Kaç kentimizin kendine ait bir yaşama kültürü, tarihi alanı ve kendine has çağdaş mimarisi var? Her yıl en az orta büyüklükte bir Anadolu kenti kadar göç alan İstanbul'a bu kadar insanla birlikte katılan kültür ve yeni ifade biçimleri nelerdir? Tarih boyunca Akdeniz çanağında kurulan uygarlıklardan neredeyse eşit oranda nasibi almış İtalya ve Türkiye'nin Unesco Dünya Mirası Listesi'ne alınan tarihi eserlerinin ve doğal güzelliklerinin arasındaki devasa fark neden bu kadar büyüktür? Yalnızca İzmir'in iki ucunda değil tüm Türkiye'de yaşanan doğa ve tarih katliamlarına karşı dünya çapında ses getiren bir eylem yapılmış mıdır? İzmir için ise, İzmir'de yaşayanlar ve İzmir'i çok sevenler olarak Bayraklı'da biçilen ormana ses çıkarabildik mi, "Allianoi yok" diyenlere doyurucu bir yanıt verebildik mi, Seferihisar'daki balık çiftlikleri durdurulabildi mi, Kültürpark'taki yeraltı otoparkının sonuçlarının takipçisi olabildik mi? Yoksa ola ola sadece köşe yazısı romantiği mi olduk?

23.12.2010

Bir günde her şeyden biraz

" Canary Wharf, London "


Saat 7.30. Cep telefonumun o insanı ölesiye rahatsız eden melodisiyle uyanıyorum. Uyanıyorum ama gözlerimi açmıyorum tabi hemen. Kızıyorum kendime içimden, hala o melodiyi neden değiştirmedim diye. Zamanım olmadığından da değil ha, uğraştım aslında birkaç kez ama beceremedim.

Biraz etrafımda dönüp yorganımla boğuşuyorum. Normalde hava soğuk olduğunda çıkamam yataktan, gömülürüm yorganın içine uzun süre ama odanın yine hamam gibi olduğunu fark edip itiyorum yorganı bir köşeye. El yordamıyla kafamın üç santim ötesindeki kaloriferi vanasından kapatıyorum. Az da olsa bu hareketlilik ister istemez açıyor tabi uykumu. Bir gözümü açıp camdan dışarı bakıyorum. Tatsız, renksiz bir gökyüzünün altındaki parkı görüyorum önümde. Kaç gündür neşeli uyanmamı sağlayan güneşli park imajı birden siliniyor tabi hafızamdan. Yerlere bakıyorum, ıslak ıslak her yer. Yüzümü buruşturup doğruluyorum. Yarım açık gözlerle duvar dibindeki piyanoyu ve yanındaki gitarı görüp nerde olduğu hatırlıyorum. Hiçbirini çalabilecek yeteneğe sahip olmayan biri için garip aksesuarlar biraz tabi. Muhtemelen kalıp kalabileceğim en ilginç evdeyim hala. Pembenin en pembe tonlarıyla kaplanmış duvarlara sahip, minik beyaz sandalyeleri olan yatak odası mı ararsınız, pencerelerinden içeri sincapların sıçramaya çalıştığı oturma odası mı, duşsuz tas sistemiyle yıkanılan küvet mi? Hepsi var. Dahası da var hatta. Bu İngilizlerin çift musluk sisteminden ne kadar kaçtıysam daha da üstüme geliyor sanki. Evde sıcak ve soğuk suyu karıştırıp verebilen tek bir musluk dahi yok. Eleştirmiyorum ama artık. Madem millet olarak bunu seviyorsunuz, alışacağız elbet.

Az da olsa sabahları biraz daha zaman kazanmak adına kendimi zorla alıştırdığım mısır gevreklerini bir çırpıda yiyip, hazırlanıp çıkıyorum hemen. Kapıyı açar açmaz buz gibi kış havası vuruyor yüzüme. Hani içinize çekince hem kendinize getirir, hem de biraz üşütür ya, öyle bir hava işte. Şöyle bir bakıyorum Canary Wharf’a doğru evlerin dış kapılarını bağlayan ortak balkondan. Devasa şirketlerin fiziksel olarak neye benzediğini merak edenlerin mutlaka görmesi gereken bir yer. Namı değer Londra finans merkezi. Parlak ve yüksek binaları, takım elbiseden başka giyecek bir şey yokmuşçasına giyinen insanları ve haftaiçi bankacılarla tıklım tıklım olan, haftasonu ise bomboş olan publarıyla meşhur bir bölge. Metrosu bile ayrı. Şaşırmıştım ilk başta tüm Londra metro çalışanları grev yaparken Canary Wharf metrosu niye çalışıyor, enayi mi bunlar diye. Gerçeği bir sabah önümden bir trenin tamamı geçince anladım. Önce ön camından uykulu uykulu bakan insanlarla dolu ilk vagon geçti, sıkış tepiş olan ara vagonlar geçti sonra, en sonunda da arka camından uykulu uykulu bakan başka insanlarla dolu vagon. Hani ya, treni kim kullanıyor diye birden kendine geliyor insan tabi. Tamamen otomatikmiş meğerse burdaki trenler, oyuncak tren misali.

Birkaç kişi hızlı adımlarla geçiyor balkonun altından. Şemsiye taşımayı kendimi bildim bileli sevmediğimden kandırmaya çalışıyorum kendimi. Çok da yağmıyor diyorum, zaten iki adımlık yer. Ama yok, yemiyor tabi. Şakır şakır yağmur, nereye şemsiyesiz çıkıyorsun. Şakaklarımdan sular süzüle süzüle ofise girdiğim görüntüyü hayal ediyorum. Yok olmayacak bu iş. Dönüp bir hafta önce ev arkadaşımın bıraktığı şemsiyeyi alıyorum dolaptan. Sormuştum bir keresinde neden aynı şemsiyeden on tane aldın diye. Otelden bedava veriyorlar demişti, her İspanyol gibi kesik kesik konuşarak. Zaten bir iki kullanınca bozuluyor, iyi oluyor böyle diye de eklemişti gülerek. Sonrasında da al senin olsun demişti birkaç tanesini verip.

İyi çocuktu şimdi, hakkını yememek lazım. Bir hafta kaldık aynı evde topu topu ama ne yeraltı gazinolarında rulet masalarına bahis yatırmadığımız kaldı, ne otellerin arka odalarında yirmi kişiyle kart oynamadığımız. Hem sevdim hem de takdir ettim çok. Daha on dokuz yaşında kendini atmış İngiltere’ye İspanya’dan. Ne üniversite, ne baba parası. Kendi kendine para biriktirip gelmiş, bir otelde kapı görevlisi olarak çalışamaya başlamış. Bir şehri yaşamak istiyorsan gezmekle olmaz, orada çalışacaksın demişti ilk konuştuğumuzda. İngiltere’yi bitirmiş şimdilik. Birkaç ay sonra Japonya’ya gidecekmiş. Belki bir restoranda balık pişiririm, belki evlere temizliğe giderim ama Japonya’yı illaki göreceğim diye de eklemişti. “Vize problemi yok gezer tabi” ve “AB’de olunca üniversitede okumaya pek gerek kalmıyor zaten” gibi türlü türlü bahaneler geçti aklımdan ama hiçbiri bu duruma oturmadı. Yok ne dersen de arkadaş, takdire şayan bir karakter.

21.12.2010

Nazar Eyle



Dost ve kardeş ülke Pakistan'ın en sonunda bir dostluğunu ve kardeşliğini gördüm. Barış Manço'ya da sevgilerimizi gönderelim tabî.

16.12.2010

Hıncal Uluç Tarzı Yazılar Serisi #1

Son yazımda "Trafik" etiketi koyunca kendimi bir an Hıncal Uluç gibi hissettim. Biliyorsunuz kendisi her alanda olduğu gibi özellikle İstanbul'daki olmak üzere trafik konusunda epey yazar. Ben onun gibi direk plaka vermedim ya da birini göreve çağırmadım ama geçmişte bu tarzda yazdığım yazılar aklıma geldi. Hangi tarz mı? Hıncal Uluç tarzı tabii ki :) Msn Space'ime gittim ve geçmişte yazmış olduğum Hıncal Uluç emitasyonu yazılara göz gezdirdim ve sizlerle burda o yazıları paylaşmaya karar verdim. İşte ilk yazım. Direk hedef göstermişim plaka vermişim, o zamanlar arkadaşımın arabasıydı ama arabası değişti plakası ne oldu bilmiyorum, o yüzden kapatarak yazıyorum. Buyrun...

35 HK xxx!!!!!!

Güneşli bir günde Ege Üniversitesi'nin ücretsiz 525 nolu hatlı otobüsleriyle kampüs içinde bir yere gidiyordum işim dolayısıyla ama gördüklerim karşısında dondum kaldım. Odak Kafe var gençlerin uğradığı, ders aralarında kimisi, kimisi ise dersi de olsa orada. Yanında da basketbol potaları. Senin benim vergilerimle yapılmış, gençlerin bu yaşta tehlikeli belalı alışkanlıklar kazanmaması için üniversite ve devlet tarafından spora yönelmeleri için oraya dikilmiş potalar. Ama gel gör ki bir araba oraya, tam da potaların altına, yüksek post dediğimiz yere yakın park etmiş. Ne için?Belki 2 adım daha az yürümek, belki Odak Kafe'deki ders zamanı bulunan arkadaşlarına hava atmak belki de sırf kendi orada oynayıp eğlenemiyor diye oynayanlara gıcıklık için. Ama benim, eğlencesi belki de tek sosyal aktivitesi o potada basketbol oynamak olan Anadolu'dan okumaya gelmiş saf delikanlı gençlerim ne yapıyor? Ne bir lastik indirme ne bir kapıya çizik ne de inadına orda oynayıp topu cama atıp patlatmıyor. Ne de olsa sporcunun ahlâklası sevilir. Bu şehrin trafik amiri nerde, 50. yılını geçen sene geride bırakmış Ege Üniversitesi'nin rektörü sevgili arkadaşım Ülkü Bayındır nerde???
Ülkü'yle dostluğumuz eskiye dayanır hatta ilginçtir yine bir basketbol potası, yer bizim Mülkiye'nin bahçesi. O zamanlar en gözde spor basketbol Mülkiye'de. Öğlen tatili oldu mu gençler bahçeye çıkar, kızlar sahanın kenarındaki tellerin ardında upuzun oğlanların sayılarını çılgınca alkışlıyorlardı. Biz de Ülkü'yle kızların alkışlarından da etkilenerek daha da hırslandık. Tam 3'lüğü atacağım zaman Ülkü öyle bir zıpladı ki bana bloğu koyduktan sonra tellere yapıştı. İşte güzel dostluğumuz o günlerde yine bu güzel spor sayesinde başladı. Şimdi de nice dostluk başlatacaktır. Ama bu hak gaspedenlerin de önüne geçilmesi gerekir. Yoksa nice genç başka yollara sapıp memleketin başına asalak olarak biter. Sorumlu herkes, derhal göreve!!!


Tek Farını Parlatan Uyanıklar

Sürücülük hayatım boyunca tek trafik cezamı 2 sene önce Bostanlı yalısında aldım. İhlalim kırmızı ışıkta geçmek değildi, hız sınırını aşmak da. Yediğim portakallar alkol sınırına dayanmama yetmez zaten. Sebep sis farlarımın açık olmasıydı...
Arabanın kısa farlarında arıza vardı ve gereğinden parlak yanıyorlardı. Hatta birkaç gün öncesinde Bodrum dönüşü otobanda bir arabayla neredeyse sırf bu yüzden kavga edecektik. Adamın arkasındayken farımdan rahatsız olmuştu ve haklı olarak rahatsızlığını belirtmek için dörtlülerini yakmıştı, ben de selektör yaparak uzunlarımın değil kısalarımın açık olduğunu anlatmaya çalıştım, ama adam gurur meselesi yapıp yavaşlayıp arkama geçti ve uzunlarını yakıp kendi çapında öç almaya çalıştı. Devam edip bunu bir döngü haline getirseydim işin sonu iyi olmayacaktı, zaten kusurluydum bu yüzden dikiz aynamı kaldırıp yola devam ettim.

İzmir'e geldiğimde arabayı servise hemen götüremediğim için bir akşam idare etmem gerekti. Annemle beraber anneannemin evinden dönerken uzun gibi yanan kısalarım yerine parklarımı ve ön sis farlarını yaktım. Bostanlı pazar yerinin önüne kurulu trafik ekibi arabamızı durdurdu. "Sis farını normal havada yakmak yasak" dedi memur bey. Ben de yakmak zorunda kaldığımı, çünkü kısalarımda arıza olduğunu, yaksam sis farından daha çok göz alacağını söyledim. Yolu zaten şehir ışıkları aydınlatıyordu, diğer araçların da beni farketmesi için zorunluluktan sis farlarımı yakmıştım. Ama trafik polisi arabayı tamire götürseydiniz, kullanmasaydınız diyordu. Arızanın daha yeni olduğunu, götürmeye vaktim olmadığını söyledim-burada kendimi haklı görmüyorum elbette, sadece yanımızda aynı bizim gibi sis farı yaktığı için durdurulan apaçilerle aynı kefede olmadığımı anlatmaya çalışıyordum polise- kendisi bir kere durduğunu ya da bir kere görüntünün kaydedildiğini ceza yazmadan bırakamayacağı tarzında bir şeyler söyledi. Ben de yıllardır artistlik olsun diye sis farlarını yaktıkları için kızdığım kişiler gibi kırk yılın başında bir defa o da zorunluluktan yaktığım sis farı yüzünden ceza yediğimden, ehliyet aldığım günden beri kurallara saygılı, idealist bir şoförken, boş yolda şerit değiştirirken bile sinyal verme alışkanlığına sahipken bundan sonra kontrol olmadığı takdirde sonuna kadar kendi menfaatim için kuralları çiğnemeye karar verdim. Çünkü cezalarda, uygulamalarda, kontrollerde bir standart yokken, şimdiye kadar herkesin yaptığı yanına kâr kalırken benim o durumda ceza yemem, kızdığım kişilerle hak etmediğim şekilde aynı kefede olmak beni çok rahatsız etti.

Şu an halen sis farlarını yakarak dolaşan, bangır bangır müziğini bize dinleterek rahatsız eden, dönülmezden dönen girilmezden girenleri görünce rahatsız olmakta ne kadar haklı olduğumu görüyorum. Bu ihlallerden sade vatandaş rahatsız olur ama müdahale etmez, polise bırakır. Ama söz konusu uzunları yakmak olduğu zaman mutlaka tepki verir benim otoyolda yaşadığım olay gibi. Ancak son zamanlarda trafikteki parlak zekalar tek farlarını parlatarak bu olaydan yırtmaya çalışıyor.

Karşıdan gelirken ya da arkanızda seyrederken fark edersiniz ki aracın bir farı normal yanıyor diğeri daha parlak. Bunu gidip sanayide tanıdık oto tamircilerine yaptırıyor olmalılar. Yolu daha iyi görmek için gidip bozuk gözlerini muayene ettirip gözlük takmak yerine yolu daha fazla aydınlatmak için bir farın ayarını değiştirip açıyorlar, başka sürücüleri rahatsız etmek pahasına. İşte tam bizim halka özgü bencilce şark kurnazı bir hareket. Karşıdan gelirken gözünüzü aldığı için selektör yapıyorsunuz, onlar da "asıl uzunlarım bunlar bak" diye selektör yapıyorlar. Küçük beyinleriyle bana cevap verdiğini sanan kendini akıllı sananlara "ulen gerizekalı bunlar senin kısalarınsa biri niye daha parlak, normal yanan mı arızalı, sönük olmasa da o da diğeri gibi parlak yansa uzunlarını yakınca stadyum mu aydınlatıcaksın lavuk!" diyorum ve açıyorum uzunlarımı. O da "anlamadı hıyar" diyip kendi çapında sinirlenip açıyor uzunlarını. Benim gözüm öyle ya da böyle zaten rahatsız, en azından kendi cezamı veriyorum onun da gözünü alıyorum.

Yollarda herkes herkese cezayı kendisi kesiyor. Kimi benim gibi geçici, kısmen rahatsız edici kimisi torpidosundan silah çıkartıcı can alıcı... Bunun sorumlusu ya da düzelticisi kimdir? Ona bir şey demeyelim de sürekli, standart, adil denetimleri yapıp caydırıcı yaptırımlar vermesi gereken kesinlikle trafik polisidir. Yoksa trafikte herkes birbirine ceza kesmeye, yakalanana kadar hatta devamında bile kuralları çiğnemeye devam eder.

7.12.2010

Mavişehir Ayıları

Belki ağır bir başlık olmuştur ama öyle anlar yaşıyorum ki bu başlığın ötesinde tepkiler verebiliyorum. Yaşadığım yerde, evimde, sokakta, arabamda öyle olaylarla karşılaşıyorum ki sövmemek elde değil. Eskiden, başlarda şaşırıyordum "nasıl böyle bir şey olabilir" diye, artık alıştım sanırım, küfredip geçiyorum olayı gerçekleştirene de engel olmayan yöneticilere de.

İlk örnek salon önü apaçilerinden. Bu gençler müthiş(!) otomobilleriyle gelirler yolu bi değişik, daha kaygan daha parlak olan spor salonunun önüne, döner de dönerler. Arabaları 20-30 metre hızlandırıp ondan sonra keskin bir hareketle U çekerler. Tabi o sırada hayvan gibi ses çıkar, bütün Mavişehir cıyak cıyak lastik sesi gürül gürül motor sesi çeker gecenin bi yarısı. Bu bir iki defa olmaz, sürekli gerçekleşir. 1-2 dakika da sürmez, 10'a kadar çıkan araba sayısıyla araba başına 1,5 ayı düşçek şekilde 15 apaçi 15-20 dakika orda her türlü ayılığı yaparken ne güvenlik engelleyebilir(zaten çok fazla bi yetkileri yok) ne de polis gelir. Bunları heveslerini aldıktan sonra dağılırlar. Evindeki yüzlerce insan sonunda gittiler der, durum böyledir...




Başka bir örnek Ege Park'ın çevresinde akan trafikte sorumsuzca hareket eden, hatta etmeyen abidik gubidik yerlere araçlarını parkedip giden insanlardır. Bunlar çok bencillerdir, "benim işim olsun da diğerleri isterse geçmek için 5 dakika beklesin" diyebilirler. 4 aracın geçebileceği yolda bir tarafı Ege Park yan girişi olmak üzere 2 kaldırım kenarı arabalarla doluyken geri kalan gidiş geliş yollarından birine arabalarını bırakmaktan hiç mi hiç çekinmezler. Başkaları umurlarında değildir. Kaba etlerini kaldırıp 50 metre ilerde park yeri bulmaya tenezzül etmezler. Ve ilginçtir şimdiye kadar bu sebepten hiçbir tartışma, kavgaya denk gelmedim. Bir gün ilkini ben çıkarabilirim çok acil bir işime yetişmeye çalışırken böyle bir bencille karşılaşırsam.

Bunlar hep dışardan gelenler midir, elbette değildir. Mavişehir'in kendi sakinleri de kimi zaman ayılık yapmaktadır düşüncesizce hareketleriyle. Bilmiyorum artık dışardan gelenlere çözüm bulamamanın verdiği sinirle mi vurdumduymaz oldular yoksa hep mi böyleydiler, hani internette rastlarsınız ya arada "x'teki inanılmaz mantık hatası" diye yazılara, bu arkadaşların yaptıkları da "böyle mantıksız saçma iş olur mu" dedirten türdendir. Ege Park'ın yan tarafındaki mavi bloğun (Mavişehir'i bilenler için söylüyorum Pamukkale 7) önüne araçlar genelde kaldırıma paralel parkeder. Bloğun yanındaki pembe bloğa doğru kalan kısmında ise yoldan içeri doğru alan arttığı için burada araçlar dikine parkedip yerden tasarruf ederler. Yalnız bu paralel ve dikine parkların kesiştiği yer içeri giren alanın azaldığı yerde olması gerekirken dikine parkeden son araç bloğun ortasına yakın, araç yoluna mesafenin en az olduğu yerdedir. Yani bu dikine parkeden araç gidiş geliş halindeki yolun bi şeridini kapar! Geçecek araçlar sırayla geçerler. Ve bu saçmalık hep böyle devam eder. Ne toplu yönetim buna bir çare bulur ne trafik polisi bunu önemser.
Bir de güvenlik site içindeki yolların köşelerine kendi çizdiği, oraya parkedilmesinin yasak olduğunu gösteren sarı çizgilerin üstüne gözlerinin önünde parkedenlere hiçbir şey demez. Siz siteden dışarı çıkarken yolu görmek için köşelerdeki görüşü engelleyen arabaları da geçmeye çalışırsınız, zaten arabanın yarısı yola çıkmıştır, yoldan gelen ve sizin görmediğiniz bir araç ya kornaya asılır ya da durmak zorunda kalır.

Bu mantık hataları, bencillikler, sorumsuzluklar, ayılıklar hep devam eder, kimse hesap sormaz çözmeye çalışmaz. Biz de ilk başta şaşırır sonra kanıksar ama sinirlenmeye devam ederiz. Kim bilir belki sonunda biz de yapmaya başlarız. Ülkede her şey bu süreçte ilerlemiyor mu zaten?

6.12.2010

Türkiye'nin En İyi Futbol Spikeri

Özellikle Ekşi Sözlük'te çok tartışılan bir konudur futbol spikerleri. Sözlüğün evrimi sırasında naklen entry girişleriyle o an yayınlanmakta olan dizi, maç, yarışma, talk show'lardan haberdar olmaya başladı bilgisayar başındaki diğer sözlük okuyucuları. Maçlar anlatıldı anbean. "fenerbahçe tuncay'la öne geçti", "an itibariyle galatasaray'ın milan kalesine baskısı had safhada", "ender gelişen osasuna atakları'yla real madrid yıkılıyor" entrylerinin yanında bir süre sonra maçı anlatan spikerin kurduğu yanlış cümleler, ettiği değişik telafuzlar canlı maç anlatımı kalıplarının dışına çıkıp espri kaygılı entryler girilmesine sebep oldu. Bu öyle çok tuttu ki her gelen spikere laf sallamaya başladı. İlk kurbanlar herkesin açık kanalda izleyebildiği maçların spikerleri oldu. Star'ın Şampiyonlar Ligi maçlarını sunan Sabri Ugan, Ertem Şener bunların başında gelir. Tamam onlar da değişik anlatımlarıyla, Ekşi Sözlük'ten aldıkları bilgileri kaynak göstermeden canlı yayında kullanmalarıyla eleştirilebilirdi ama "spiker yüzünden mute tuşuna basıp izlediğim maç" nedir ya? Bir spiker senin bütün maç atmosferini dinlemene engel olcak şekilde ne yapabilir ki? Tribün sesini de kurban eder misin gerçekten spiker ekstradan bilgiler veriyor ya da yorumcu futbolcu isimlerini yanlış telafuz ediyor diye?

Bu eleştiriler, yerden yere vurmalar, beğenmezlikler devam etti hızla, artarak. Artık maçtaki pozisyonlardan çok spikerin söyledikleri daha önemli oldu, yapılan yanlışı en kısa zamanda ilk olarak sözlüğe taşımak, şukelaları toplamak... Sözlükteki duyarlı vatandaşlar bir süre sonra sordular, belki de sözlük jargonuna yerleşmiş bir kalıpla: "sabri kötü, ertem kötü, ilker kötü... kim iyi ulan it?"
Hemen birilerinin övülmesi gerekiyordu, "İşte Premier Lig bu!" Murat Kosova, yine diğerlerine göre biraz daha oturaklı, Avrupa'dan futbol hakkında bilgili bir diğer NTV spikeri Okay Karacan... Sonra onlar da eleştirilir oldu. "sadece formula 1 sunsun", "baskette daha kötü/iyi", "fazla abartıyor".

Peki gerçekten iyi olan kim, herkesin hemfikir olduğu isim? Türkiye'nin, futbol maçlarını en iyi anlatan spikeri kim? Bu konuyla ilgili bir sonraki yazımda buna cevap verelim.


2.12.2010

Haydarpaşa Garı

RSS okuyucumda "Tarihi Gar Yanıyor" başlığını görünce, herhalde gelişmemiş ülkelerin herhangi birisinde içler acısı bir felaket daha yaşanıyor diye düşündüm. Öyle bir ülke ki bu ülkeye, sömürge yıllarından elinde kala kala ancak bir kaç tarihi eseri kalmış, insanlarının kuşaklar boyunca aynı şehrin aynı sokak ve binalarında farklı anılar biriktirme hakkı dahi vasatlık ve açgözlülük sayesinde yok edilmiş, çağdaşlık getirmek için öncelikle geçmiş ile olan bağları kesilmiş ve elbette eğitimsizlik ucuz iş gücü ve uysal kamuoyu sağladığı için baştacı edilmiş bir toprak parçasında eşitlik ve özgürlüğü boşverip yol alan, asfalta ve apartman dikmeye odaklanmış bir ihtiras tramvayı da denebilirdi. Büyük olasılıkla, egemen olduğu coğrafyaya en büyük haksızlıkları yine kendi hezeyanları ile yapan ve sahip olduğu geçmişe en büyük hainlikleri yapanlara son bir vatanseverlik sığınağı veren garip bir ülkeydi. Öyle ülkelerde çevreyi, doğayı ve kültür mirasını korumak, baraj bekleyen ovaların, altın bekleyen gerdanların ve rant bekleyen avuçların yanında çok entel işi olarak görülüyordu, zaten gelişmeyi ve değişmeyi de engelleyen bu çok konuşan entellerdi. Her şey böyleydi fakat öte yandan, bu ülkede insan yaşamı veya önem arzeden binalarda sırf önemli belgeleri kurtarmak için gerekli olan en basit önlemleri içeren bir yangın talimatı ve bir yangın uyarı sistemi de mi yoktu? Bunu sorgulamama gerek kalmadan, Internet benden hızlı davrandı ve bağlantı sayfası ekranımda açılıverdi: Haydarpaşa Garı yanıyordu.

Diyecek söz bulamadım.


30.11.2010

Menejerlik Geçmişim

İlk kez bir bilgisayara sahip olduğum zamandan beri oyun alırken genelde spor oyunlarını tercih ediyorum. O yıllar FIFA ve NBA serileri tercihimdi. 2000-2001-2002 derken dünyanın genç erkeklerine en büyük cezalarından biri olan menejerlik oyunlarıyla tanıştım. CDsiz oynanabilen Championship Manager 2000-2001 oyunu lisede elden ele dolaşıyordu. Sıra bekliyoduk diğer arkadaş yüklesin de alalım diye. Hatta yanlış hatırlamıyorsam CD Taha'nındı, Erdal'ın Gaziemir servisinden arkadaşı. O hastalık 4-5 sene her sezon yeni oyunu alıp oynamama sebep oldu. Bir dönem sonra yeni oyunları sevmemeye eski oyun kayıtlarımı bırakamamaya başladım. 2000-2001'den Romalı kaydım, 2001-2002'deki Real Sociedadlı, Fenerbahçeli kayıtlarım, 2003-2004'teki ve şimdiye kadar en çok zamanımı harcadığım Sampdorialı kaydım... Bunlara epey vakit sadık kaldım.

2006 da yükledim ııııh dedim, 2007'ye de baktım gerek yok dedim. 2008'i İbrahim'den aldım bi sene sonra, oynamaya başladım. Transfer ve felsefe takımları Lyon, Porto ve Ajax'ı aynı oyun içinde aldım, yavaş ve sabırlı bi şekilde gerçek hayattaki gibi olma hayaliyle oynadım. Yazın geçirdiğim diyet günlerinde en büyük yardımcım FM 2008'di ama o bana ihanet etti ve sürekli olarak hata verip oyundan çıkmaya başladı. Ardarda 3 tane değişik zamanlarda kaydettiğim kayıtlardan hiçbirini kurtaramadım ve oyundan soğuyup uzaklaştım. Birkaç ay sonra askere gidene kadar yine 2003-2004'ü açıp Samdoria'nın 2017'deki gençleriyle ilgilendim.

2010 yılında ilk kez çoooook eskide kalan 2001-2002'yi oynadım, sadece yazıları takip etmek bile bu saatten sonra yine heyecanlı geldi. Ama geçici hevesti, o beni terketmeden ben onu terkettim.





2011'in çıkmasına yakın 2010'u kurdum dizüstüme, oyun baya gelişmişti, artık maçları, oyuncuları hareket eden noktaların dışında gerçek hayattaki gibi(abarttım kabul) izleyebiliyordum. Yeni özelliklerden ve Karşıyaka'nın 3 senedir Süper Lig'in kapısından dönmesinden ötürü şampiyon yapmak için "Kaf Kaf"a menejer oldum. Sıfır transfer bütçesine ve her türlü sakatlığa rağmen ilk senemde takımı direk olarak üst lige çıkardım. Son 5 haftada Çaykur Rize Spor'la sürekli değiştirdiğim liderlik koltuğundan indiğim son hafta öncesi tüm umutlarımı yitirmişken son maçlarda mucivezi bir şekilde onlar berabere kalıp ben kazanınca şampiyon oldum. Taraftarlar adımı sokaklarda haykırdı. Atilla Güneş "Emrah Başkan bir başka" dedi, başkan Akif Ersezgin "Teknik direktörümüzle devam etmek için elimizden geleni yapacağız" dedi. Ben de ayrılmayı düşünmüyordum, hiç de düşünmedim. Sene içinde ortaya atılan Gaziantepspor, Beşiktaş iddialarını yalanladım, reddettim. Şimdiden elleri kolları sıvadım yeni sezona hazırlık yapmaya başladım bile. Geçen sezon yapmaya zamanım olmadığı için bu sezon altyapıyla daha da ilgileneceğim. Kendi akademimden oyuncuların çıkmaması halinde bölge takımlarından ya da Anadolu'dan U-18 takımlarına gönderdiğim gözlemcilerimin raporları doğrultusunda genç yetenekleri takıma katacağım. Üstelik Süper Lig'e çıkınca artan yabancı kontejanıyla da hep umut vaadeden yabancı oyuncuları kadroma katıp uzun vadede satışlarından kulübe gelir sağlayacağım. Hatta şu an bile oynamak için sabırsızlanıyorum.

Ya da belki yarın öbür gün işe girerim, canım sıkılır bir şey olur oynamam bilmiyorum. İşte menejerlik böyle bir şey. Kronik bir ilişki yaşadığın sevgiliyle ayrılıp barışmak gibi...

17.11.2010

Aceleci Taraftar




Dün akşam EuroChallenge Cup maçında Pınar Karşıyaka - Zadar karşılaşmasındaydım. Kızlı erkekli kalabalık bir arkadaş grubuyla gittiğimiz için sıkışıklıktan uzakta rakip takımın çaprazındaki köşede oturduk. 3. periyotta takım coşunca seyirci de coştu, mehteran tezahüratı söylenmeye başladı. Gidenler bilir Karşıyaka maçlarında mehteran, şampiyon olmasan da tezahüratları karşılıklı yapılır. Bu sayede dakikalar süren tezahürat boyunca taraftarın her iki yarısı soluklanma fırsatı bulur. Zaman zaman şiddeti artırılarak daha da gaz hale gelinir falan...

Tezahürat öncesi herkesin yapmasını istiyor Çarşı, eller havaya diyor, kaldırıyoruz biz de zaten hazırdayız takımın yarattığı o coşkuyla. Gözler Taner Abi'de, arkasındakilerde, "bir iki üç!"ü bekliyoruz. O an geliyor, başlıyoruz "laaay laaay lalay". laylaylay falan filan, bitirmeye yakın tam hazırlanıyoruz "Karşıyaka sen çok yaşa" demeye duyuyoruz ki Çarşı çoktan "canım feda olsun sana"da. Hadi diyoruz ordan devam edelim, yok olmuyor. Takır takır söylüyorlar cümleleri, yetişmek mümkün değil. Yetişirsin belki de İtalyan, İspanyolca konuşur gibi makinalı tüfek olmak lazım. Böyle hızlı hızlı söylemenin ardından sıra karşıda, onlar da yapıyor geliyor bi daha bize yine "laaay laaay lay", hoooop Çarşı: "sen çok yaşa".... eeeeh diyorum benden bu kadar! Tezahürat mı yapıyoruz bi dakikada en çok kelimeyi okumaya mı çalışıyoruz? N'oluyor hızlı söyleyince? Takım fast break'e mi kalkıyor, maç daha mı çabuk bitiyor?

Aynı şey "Yaşa varol"da da yaşanır. Sonuna doğru kaf-kaf çekilcek ya, herkesde bi heyecan, sözler bitsin de hemen kaf-kaf çekelim! Biz melodisiyle vurgusuyla söylemeye çalışırken hala "taaaraftarın kalbindee sön-mez gü-neş-sin sen" derken birileri başlamış çoktan kaf kaf kaf sin sin sin'e... Eskiler bilirler, bu tezahüratın sonunda bir kez kaf-kaf çekilir. Adam gibi toplu söylenip sonunda hep beraber çektiğin kaf-kafla "Yaşa varol" Karşıyaka taraftarının en etkili maç başı tezahüratıdır. Ama şimdi diğerleri hızlı gitti diye söyleyemenler, söylemeye doyamayanlar sayesinde iki kez çekilir oldu kaf-kaf.

Bir örnek daha mı? Bir Baba Hindi Mustafa... Dün yine baba -yakalamasını çok iyi biliyor- takım coşmuş, bir tezahürat da sona ermiş, geçici bir sessizlik, başladı inletmeye salonu: "Bir baba hindiii!"... Karşılık veriyoruz, devam ediyor, sıra yine bizde "heeey Allah", başlıyor eli öne gidip gelmeye "Kııaaf kaf kaf"... Duyduk mu devam ederiz di mi "sin sin sin"den? İlkinde öyle, sebebi tezahüratın aslına bağlı kalmaktan değil, baba başka bişey söylicek diye beklerken oluşan sessizlik ardından idrak. Olmadı bi daha deniyor baba bi daha kalkıyor. Yine başlatıcak kaf-kaf'ı bu sefer herkes onla beraber başlıyor...

Ben burda "1970lerde böyleydi, 80lerde ilkokuldayken babam götürürdü, 90larda liseyi kırardık maça giderdik" diyebilecek biri değilim, ahkam kesmeye çalışmıyorum. Ama maçlara ilk gitmeye başladığımdan beri öğrendiğim tezahüratlar, söylenme tarzları böyleydi ve daha etkiliydi. Şimdi söylenmek için söyleniyor gibime geliyor. Böyle olunca da tribünde uyum, ahenk yakalanmıyor. O istenen "tüm tribün kalksın herkes bağırsın" olamıyor maalesef. Tribün liderleri mi, her birey kendi başına mı kim yapacaksa bilmiyorum ama birilerinin tezahüratların düzgün yapılması konusunda bir şeyler yapması lazım.